11 Temmuz 2011 Pazartesi

a wolf at the door

bu radiohead'in cidden buügn adını öğrendiğim çin tuzu gibi bir etkisi var.
çin tuzu atılan yemekle beraber tat alma duyularını uyarıyormuş ve yemeği daha lezzetli hissediyormuşuz. cipste de bol miktarda var dediler.
bu radiohead'de de aynı etki. başladığı an açılıyor bendeki duyular tavşan gibi kalıyorum.
dinledikçe hipnoz ediyor. hele şöyle bir şarkı var ki: http://fizy.com/#s/12rh0g
bak bi dinle yeminle çok sevicen!

5 Temmuz 2011 Salı

mesela?

artık bir şeyler yazsam hoş olur bence..
ne yazsam mesela..?
iş-ev arasında geçen güzel yaz günlerimin sıkıcılığından mı bahsetsem?
yoksaaa etrafımda dönen çakallıklardan mı bahsetsem üstü kapalı bir şekilde..?
yok yok acaba şeyden mi bahsetsem fns mezun oldu gitti falan..
ya da buldum evimizin eskiliğinden ve çöken tesisat ve elektrikten bahsedeyim belki 'evimizde dubleks he ha ho!' diyerek oradan azcık bir coolluk katarım kendime..
ya da bütün bunları buraya sıraladığım ama aslında çok sıkıldığımdan bahsedeyim..
bir çaydanlık çay, bira.fm ve facebook üçgeninde kayboldum ben bu gece.
ev karanlık, uykum yok ve bira.fm de evde(tek) frekansındaki bütün depresif güzel şarkılara içeyim o zaman..
ocaktan çayı getir kızım!

13 Mart 2011 Pazar

bi sandalye çek ve otur. anlatacaklarım uzun.
şimdi efenim insan tabi kendi hayatı hakkında ne kadar objektif olabilir bilmiyorum ama yine de eğer yıllar sonra bazı konularda kendini anlayabilecek konuma geldiysen otokritiğin de şukunu verebiliyorsun. mesela mezun bir insan olarak birinci sınıfta verilen ödevlere zamanında ne kadar isyan etsem de şu an aslında görebiliyorum ki temel tasarım dediğimiz şey öyle bir şey ve öğretim metod bu! başka türlü verildiğinde olmuyor işte. odtü ekolü bu yıllardır da işlemiş. bir de öğretilecek gibi bir şey değil yaptıkça anlıyorsun. neyse. ya da mesela yıllar sonra bakıyorsun 'ben bu insanla mı geçirdim en güzel günleri mi? bu mu benim en yakın arkadaşım?' diyorsun ya da 'ben bu insana mı aşık olmuşum? hayalleri onla mı kurmuşum? bundan mı güzel iki kelime duymak için beklemişim?' diyorsun. ya da 'ben dört yıl bunun için mi okudum? herkes gezerken bunun için mi oturup sabahlayarak proje yaptım?' diyorsun. pişman olmaya başlıyorsun. keşkeler geçiyorsun içinden. her hatayı, yapmadığın her şey için türlü keşkeler kuruyorsun kafanda. sonra tabi konu şuraya geliyor ister istemez 'e bunları yaşamasaydım o zaman ben ben olur muydum?' maalesef yaşanılan her şey zamanında anlaşılabilen ya da öngörülen olmak zorunda değil. zamanında tadına varmak da güzel bazı şeylerin. mesela benim hiç unutmadığım hayatımda bir dönüm noktası var. annem beni lisede yaz kampına yollamak istediğinde annemin suratına pıff şeklinde gülmüştüm. hayatımın en güzel yazıydı. işte o kamp bittiğinde ben bu tourdehearts (gizemli kadın) oldum. eğer ki siz bugün benim dinlediğim şarkıları beğeniyor, benim yaptığım esprilere gülüyorsanız, ben bütün bu birikimi o gün attığım öz güven tohumlarıyla yaptım, evet. bunu tabi siz bilemezsiniz. o gün benle orada olanlar da bilemez. ben bilebilirim sadece. iyi ki gitmişim be! iyi ki yollamış beni anam zorla!
sandalyede alçı içinde kaldın özür dilerim. bu blogu da neden günlük gibi yazdığımı da anlamadım. keşke ben de diğer bloggerlar gibi yararlı bilgiler verebilseydim. hiç beceremedim bari bir iki mimari kelam edeydim ama işte ne yaparsın ben daha beni çözemedim ki başka şeylerle ahkam keseyim. bence ben artık kısa keseyim.

9 Mart 2011 Çarşamba

karlık

kokunda sanki güç bela sürünüp bulduğum
elinde kaybolup uzandığım ufuklara
hoş senin de bir varoluş sebebin var
yakından uzaktan
alakam olsa mutluyum
bir gülümseten benim/miyim*
bir daha daha söyler misin
tek iyim sen kalmışsın
aman ne mutluyum
uyurum omzunda

uyandığın bu sabaha
gözlerin bakmaz mı
beklenen gün geldi
açtı laleler beyaz
uzakları hayal eder
tuttuğu avucunda
söz durdu
artık sen ve ben
ve uçsuz zaman

İki gündür süren kar çilesi bugün evde yaymamla çile olmaktan çıkıp zevke yelken açtı adeta. Hem öğrenci, hem çalışan hem de ev kadını olan bendeniz bu günü ne kadar verimsiz geçirse de, şöyle bir düşününce beyaz beyaz iyi geldi. Bütün kış beklediğimiz kar manzaralarını mart ayında nihayetinde yaşamış olduk. Açtı laler beyaz. Şimdi şu kaydı okuyunca farkettim ki ben de ergenlikten pek çıkamamışım. Bu beyaz günün şerefine yine bir uyumlu şarkı patlattım. Hadi bakalım kartopu oynayacagım şimdi ben.

27 Şubat 2011 Pazar

aykırı ve değişiklik rengi olarak kırmızı

bir kırmızı oda düşle
yerde uzanmış
duvarda isimsiz yıldız
nasıl yaşlanmış
niye tanıdık olsun ki bunca fazlalık
ne yaratmaz ki istese
korku başımda

bir yalnızlık sesisin
ah kahretsin
her yerimde batmış
ağrılar birden
kalktım baktım ve sabah

şimdi efenim bendeki bu hava değişikliğinden midir yoksa farkında olmadan olan psikolojik ve fizyolojik değişikliklerden midir bilmiyorum ama bir sıkkınlık bıkkınlık hali hafiften kendini hep bir hissettiriyor. rüyalardan mı oldu acaba hatırlamıyorum da ama akraba gördüydüm, hayırlısı. tabi ben böyle olunca odada oturmayı da yadırgamıyorum ama odada oturdukça odayı fiziksel olarak yadırgıyorum. ilk adım olarak kendime tack-it yapışkanından aldıktan sonra evde bulduğum gazetedeki umut sarıkaya röportajındaki birkaç karikatürü hemen yapıştırdım ama farkettim ki benim odaya bir renk lazım (tabi mavi masam, sarı sandalyem, kırmızı dolabım ve allı morlu yatak örtüm dışında). ben tüm bu dekorasyon hayallerimi ankara'ya açılacak olan ikea'ya bağlamışken bu şarkıyla karşılaştım ve de çok sevdim. grubun konserine bile gidemeden ışık hızında dağılmasıyla önemini artırdı benim gözümde. sağol varol sakin. sakin sakin.. dağılmaya gerek kalmadan..


24 Şubat 2011 Perşembe

ıssız adam

şimdi tivit giricem o olacak zira ıssız adam'ı izlerken bilgisayarıma sarılıp uyuyakalıvericem.
şimdi çay koydum. suyu bitmiş altında biraz su ilave ettim ve çayıma çay kaşığıyla şeker attım. sonra annemleri aradım. ama bu sefer babamın telefonundan aradım, hep annemden arıyorum diye küsmesin. sonra anneme 'ıssız annem' esprisi yaptım. sonra seda güldü. tekrar ıssız adamın kötü bir film olduğunu düşündüm. sonra sabah kaçta kalkıcam diye düşündüm. yarın ne giysem diye düşündüm. biraz daha uykum geldi. yarının cuma olduğunu hatırladım. sonra biraz örgü mü örsem diye düşündüm. sonra ehh dedim. bugün yine yapmam gerekenleri ve yapabileceklerimi düşündüm ve yine hepsine üşendim bugün ve eeh dedim. monoton hayatımla ilgili bir şeyler yazmazsam bu rutinin bozulmasından korktum.

10 Şubat 2011 Perşembe

uzun zamandır böyle olmamıştım ben iyi mi? mal mal depresif şarkılar dinleyip, üzücü, özlem ve gözyaşı içeren bloglar okuyup resmen kendimi depresyona soktum. mutsuz şeyler düşünüp şu sözlerle depreştirdim:

nothing unusual nothing's changed
just a little older that's all

işte çocuklar siz bunları yapmayın demek istiyorum. of neden oldum ben böyle biri bana dur desin.
yellow geri dön. biliyorum sen de orada böylesin. sık sık telefonlara sarılmamız yetmeyip gece geç saatte bloglara yazmamız bundan. resmen boşluk oldu. ama sakin olalım ben şimdi hemen bir iksir hazırlıcam kazanda, tarifini de yazayım:

1 kaşık bal (baldan datlı), 10 gram havlıcan, 2 çay kaşıgı kahve, bol tekila, limon, azcık sohbet pijamalarla, kareli battaniye ve o kahrolası loop'ta ağzımıza sıçan şarkılar. nasıl? bundan akşam 10'da almaya başlıcaz, sabaha geçicek!

9 Şubat 2011 Çarşamba

bu huy da yeni çıktı başıma! hayatım boyunca hiç kıskanç bir insan olmadığımı düşünürdüm ama zaman zaman farkediyorum ki insanların yaşadığı acıları bile kıskandığım oluyor. sonuna kadar yaşadıkları ve bunu çok güzel ifade edebildikleri için. uzun uzadıya yazmasa da lafı yerine çok güzel koyduğu için ya da o acıyı için çekmek için bile dilediği gibi sonuna kadar her şeyi yaşayabildiği için.
bilmem belki de hep güzel şeyler yaşadığı ama bunu göremediği için üzülüyorum. yok yok onlara değil kendime.

28 Ocak 2011 Cuma

tabi ya ne sandıydın?

aslında bu yazımı bir alıntıyla başlayıp bitirmek isterim. seinfeld adlı dizi nasıl bilirsiniz? ben pek bi severim. bu entry'ye başka bir sosyal paylaşım sitesinde rastlamıştım (her yerde kolum var çokğ şukela) yıllardır açmamıştım, bu kombisi bozuk yalnız evde kendimi tekrar sosyal ağların prensesi gibi hissetmek iyi gelir umuduyla açtım. benim son paylaştığım şeymiş kendisi. fotograf ya da screenshot yok, gerek de yok sanırım.

Elaine: What’s the matter Jerry?

Jerry: It’s Patty.

Elaine: Jerry you’re breaking up with a girl every week.

Jerry: What is this salty discharge?

Elaine: Jerry you’re crying!

Jerry: This is horrible. I care!

23 Ocak 2011 Pazar

falcı kadın

dün falcıya gittim, evet yaptım bunu. o kadar sıkıcıydı ki zaten inanmadığım için mi bilmiyorum bi süre kadının sorularına 'ha öyle miymiş? he evet' şeklinde saçmalayarak geçiştirdim. neyse ben de öğrendim sonra raconu, o sormadan anlattım. bütün falda zaten ben hariç her şey çıktı sanırım ve ben tekrar aynı gerçekle yüzleştim: sıkıcı hayatım ve ben. adeta toto ve şemsiyesi gibiyiz. ayrılmaz ve değişmez gerçeklere örneğiz.

19 Ocak 2011 Çarşamba

yıllarca "büyüyünce ne olucaksın?" kadar hayatımda olan soru "ya sen kime benziyorsun?" oldu. hem annem hem babam rahatlıkla söylediler "babaannesine" diye, ben de istekle söyledim doğumgünün 1 temmuz olduğunu bilmeden.
geçen sene bugündü. 19 ocak.
son günlerde telefonla konuşmak zorlaşmıştı, kelimeler kesiliyor, telefonlar elden ele uzatılıyordu. aslında ankara'dan yanına giderken de olayın ciddiyetini pek çaktırmadılar. oğlu üzüntüsünden nasıl söyleyeceğini bilememiş "biz gidiyoruz" demişti aniden. işte o zaman kötüyü aklıma getirmemecesine "tabi, gidin" dedim. "iyi" dediler, sevindim, gerisini sorgulamadan. haftalarca bekledik, bir yandan uzaktan hayatla mücadele çalışmaları.
fakültede derse girmeden önce avluda yaptığım konuşmadan hiçbir şey anlamamıştım ama kondurmamıştım. er geç ortaya çıkıyor nihayetinde.
siz ki eğer birini çok seviyorsanız ondan her zaman haberdar olursunuz. iyi ya da kötü hissedersiniz.
benin kara salım. leyla'm. pamuk elleri, konuşmadan önce boğazını temizleyişi, pembe mavi eşarbı ve bütün emeği... ben babaannemi özledim.
günler sonra gidebildim mezarına, işte o zaman gördüm taşta yazılı tarihi. gerçek doğumgünü değildi ama yine de babaannemden taşıdığım izlere bir yenisinin daha eklenmiş olmasının verdiği acıyla baktım, toprağındaki otları yoldum, kuşlar için su doldurdum. elime gelen krem rengi şeffaf taşı bir an için yerine koydum, sonra geri aldım. yaşadığımız tüm güzel anıları ondan bir parçayla hatırlamak için duruyor.
en çok da annesini kaybeden babam için üzülüyorum. her bana baktığında onu hatırlatıyor olmanın burukluğu için.

17 Ocak 2011 Pazartesi

işte sabahlamalar seri haline gelip, kahve bardakları boy boy sıralanıp da elinizde herkese ziyade daha az şey varsa hemen küçük bir kriz yönetimi yapmakta yarar var:
1) yastığa çığlık atın!
2) kahve yerine ıhlamuru tercih edin!
3) En sevdiğiniz şarkılardan oluşan 3 şarkılık bir playlist'i arkada kısık sesle açık bırakın!
4)sosyal ağlardan uzak durun!
5)çalışırken alkol almayın!
6) sık sık mola verin!
7)uyuyun!
8)eğer çok idealistseniz radikal bir karar hazır yeni yıl gelmişken ve 'olduğu kadar!' cümlesini hyat tarzınıza işleyin.
9)yazdıklarımı ciddiye almayın!

16 Ocak 2011 Pazar

ithaflarım senin için.

son birkaç yıldır yaşadıklarımın nedenini yeni yeni farkediyorum. bir insanı tanımak, ama zevkler ve renkler şeklinde değil, karakterinin her parçası, ifadelerinin her mimiğini, anlattıklarının her cümlesini bilerek, öngörerek tanımaktan bahsediyorum. 23 buçuk yıllık hayatımda çok az insanı tanıma fırsatım oldu ya da beni tanımasına izin verdiğim insan oldu. izin verdiklerim benim tanıdıklarıma ziyade de hep az oldu. ikili ilişkilerin temellerinden biri beklenti sayılabilir. beklenti kelimesi biraz çıkarcı kalıyor ama. insanların beklentileri her zaman yarar sağlayıcı olmuyor, hayır maalesef demeyeceğim çünkü aslında beklentiler kelimesinin ekleriyle oynamak anahtar burada: ondan beklemek. herhalde bunu farkedince yapılanlara da şaşırmak zor oluyor. sonra birden hayat yön değiştiriyor. tamam burayı da kelime oyunu yapmadan söyleyeyim. beni tanıyanlar: çoğu zaman benden beklentileri ben kadar olan ve bundan mutlu olanlar. benim onlardan beklediklerimle beni hiç şaşırtmayanlar. onlar iyi ki varlar.